POP MÜZİK KRALINI KAYBETTİ
Pazartesi, Haziran 29, 2009
50 yaşlarında bir delikanlı, hiç mi hiç büyümemiş çocuksu ruhuyla danslarını, müziğini, şovlarını bütünleştirmiş gerçek bir müzik kralı. her yaptığı albüm rekorlar kırmış, her müzik tınısı binlerce müzisyene ışık olmuş yada taklit edilmiş müzik vagolarının yegane lokomotifi. kısacık hayatına büyük fırtınalar yerleştirdi. aşağılarda görünmezsin yada kalabalıkta kayboluk gidersin zirveye çıktıkça ayağına çakıllar takılır, göze batarsın ve zirvenin bedelini ödemeye başlarsın.
hastalığını bile magazinde dile dolanıp çarpıtıldı kendini beyazlattı söylentileriyle hayatına darbe vurulmaya çalışıldı. halbuki o milyonda bir olan vitiligo hastalığına yakalanmış ve cilt rengini kaybetmeye başlamıştı. doktor tavsiyesi ile vucüdunda az miktarda kalan diger ten rengide beyaza uyumlu hale getirilmişti. hayatında iki kez estetik ameliyatı olmasına rağmen yüzlerce ameliyat olduğu burnunun ve yüzünün şeklinin bundan dolayı tahrip olduğu ileri sürüldü. halbuki o cilt kanseriydi ve yavaş yavaş bunun etkileri burnunda çökmeye ve göz çevresinin çekilmesine sebep olmuştu. çocukları çok severdi 24 milyon dolar yatırım yaptığı dev bir çiftlik aldı. imkanı olmayan çocuklara hayır platformu oluşturdu. bu iyiliği çocuk tacizcisi olarak lekelenmek istendi. onlarca kez beraat etmesine rağmen peşi bırakılmadı. en sonunda amerika'yı terketmek zorunda kaldı ve bahreyn'de inzivaya çekildi. onun hayırları çocuklarla kalmadı afrika'ya ve dünyanın çeşitle yerlerine bilinen 400 milyon dolarlık yardımlar yaptı. hiçbir zaman aç gözlü olmadı. borçlu olması da belki bundan dolayıdır. halbuki yaptığı albümlerin teliflerini düşünseniz bile altın yumurtlayan dev bir mirastı yaptığı. mirastan öte kırılması imkansız rekorlar zinciriydi başarıları.

ve göçtü gitti büyük insan. kardeşi jemaine jackson 89 yılında bahreyne yerleşmiş ve müslümanlığı seçmişti. bahreyn kralı ile samimi olan michael jackson da yerleşim yeri olarak burayı tercih etti. son dönemlerinde müslüman bir ülkeyi tercih etmesi ve abisinin etkilenip müslüman olduğu ülkeye yerleşmesi, kendi sesinden islamla ilgili müziklerin yer alması onun müslüman olduğu kanaatini güçlendiriyor. bu bakımdan da islam dünyasında ayrı bir yeri olmuştur her zaman. kandil günü ölümü her ne kadar tevafuk olsa da insanların bu yöndeki duygularını belki de içindeki onun için iyi dilek isteklerini perçinliyor. Daha onceleri de Michael Jackson’ın Los Angeles’ta bir imamın huzuruna çıkıp bir dini törenle Müslümanlığa geçtiği basına taşınmış. her ne olursa olsun dünya üzerinde bu denli sevilen başka bir sanatçı olmadı bundan sonrada olması mümkün değil gibi gözüküyor.
en önemlisi dünyanın en renkli yıllarından olan 80 kuşağı yada dünyada seksen patlaması diye adlandıracağımız sanatta, müzikte, sosyal hayattaki patlamaların en renkli simasıydı. adı bu zaman dilimiyle özdeşleşip zamanlar üstü bir klasik halini aldı. şimdilerde 80 kuşağının yüreğinin buruk olması; biraz da zamanına ait bir ikonun yada bir temelin hayatın içinde çıkıp gitmesiyle ilintiliydi. daha minicik yaşlarda dınt dınt dı dı dınt dınt dı dı ritimleriyle break dans, moonwalk ve birçok ilklerini taklit etmeye çalışan çocuklar biz değilmiydik. zamansız bir ayrılığa düştük, belki de bu bizim yaşamımıza dönük bir öze dönüş ve iç dünyamızın farkındalığına açılan bir yolculuktan ibaretti.
her ne olursa olsun dünya kamuoyunda çok sevildi ve anılmaya devam edilecek.
nur içinde yat..
ruhumu pencereden uçurdum
Salı, Mayıs 12, 2009
...................."YENİ"....................
bugün pencereden ruhumu uçurmaya daha yakındım. bugün eski kağıtlardan buruşturulmuş hatıralarla yakındım ve ağladım zamanın aman vermediği kayıplarıma. ayıpladım bugün kendimi, kendime zulmedip umursamazlığın, umarsızlığın pençesine astığım için benliğimi. ben ki içimde volkanların kükrediği, alevlerin perçinlendiği bir enerjiyle coşardım! şimdi miskinliğe mi aşerdi bu şaşkın gönlüm. en baştan haddimi aştım ya da ben hepten ürkekliğin koynunda uyumuş bir tırtıl gibi uçmayı beceremedim. insanlık şeceresinden kaç dal budandı kimbilir! kimbilir kimleri aldı yalnızlığa açılan sandallar. hayatın hantallığı ruhuma hamallıktan usandırdı. topraktan miras cesetim tir tir titremekte renklerle boyalı görünmezliğin ardında!.. alınmış her nefesin hesabını ödemeden kaçmak istiyorum yaşamla donatılmış masalardan. bıktım usandım bana anlatılan masallardan. istemedim ben istemedim hiç matemleri ya da yetim kalmış istikballeri. kim kabul etti benim yerime kim verdi elime buzdan manzaralı cennetleri.
affetmek isterdim ama kimi ve niye! suçu işleyen gafil kalmış maktulden. neleri fethetmek isterdi bu yürek. ama şimdi bir pencerinin dibinde sadece; uçmaya daha yakın pinekliyor uyuşmuş bir beden. bir panik karnavalıyla güruhlar yürüyor hiçliğe. çar çabuk alıştım ben kerpiç duvarlar üzerinde geçmişe gelinlikler giydirmeye. bu nasıl bir girdap bu nasıl garabet yüklü bir bulut ki gaiplere sevketti tüm bulduklarımı.
güvenmek mi! kime? hangi hekime verdiysem kalbimi, kırıklara biçare mahkum kaldı! çarmıhlara savruldu avuçlarımla tuttuğum kimbilir kaç yaprak arasında kuruttuğum hayallerim. esiyor mu bırakıp gittiğimde bastığım sokakların diplerinde kara yeller. gizli saklı defterlerde itiraflar dirilir mi kaybolup gittiğimde bu hırçın hayattan. istemem sırça köşkler, fanuslar ardında hapis kalmış aşk dolu bekleyişler istemem! istemem umut tacirlerinin elinde oyuncak olmuş kopuk kopuk hayattan saçma sapan kesitler.
güneş ufaklara kol açar, ufuklar karanlığa.. bu fakir düşünceler yarınlara kıt kanaatlar yükler. kanatır bir bir cinnet geçitleri salınıp giden ruhumun nehirlerini. şimdi penceremde düşlerim daha dingin ve ruhum daha engin sadrımda. kudretimden eser kalmadı hayatımın ilk hasatında. binbir gece masallarına sığmayan binbir yalanların esaretinde hasarlar aldı en temel fikirlerim.
açtım ruhumu yakın bulduğum için pencereme. belki zor belki de aksine kolay! alayını umursamam sonrasında. yalnızlıkla sevişir özlemim, yalnızlık savurur ruhumu zamansızlığın üstüne. yazık! çok aldanmışım, çok inanmışım, çok yanılmışım yalan çemberinin bitmez tükenmez girdabında. en hızlı adımlarımı atıyorum bugün, en girift sinirlerim sızıyor dokularıma, hücrelerime. en dokunaklı sözler hücum ediyor nabzıma ve nazım geçmiyor zamana. ben bugün ruhumu uçurmak istiyorum, ben bugün huzur istiyorum. ben bugün bal gibi yokluğa süzülmek istiyorum.
bugün pencereden ruhumu uçurmaya daha yakındım. bugün eski kağıtlardan buruşturulmuş hatıralarla yakındım ve ağladım zamanın aman vermediği kayıplarıma. ayıpladım bugün kendimi, kendime zulmedip umursamazlığın, umarsızlığın pençesine astığım için benliğimi. ben ki içimde volkanların kükrediği, alevlerin perçinlendiği bir enerjiyle coşardım! şimdi miskinliğe mi aşerdi bu şaşkın gönlüm. en baştan haddimi aştım ya da ben hepten ürkekliğin koynunda uyumuş bir tırtıl gibi uçmayı beceremedim. insanlık şeceresinden kaç dal budandı kimbilir! kimbilir kimleri aldı yalnızlığa açılan sandallar. hayatın hantallığı ruhuma hamallıktan usandırdı. topraktan miras cesetim tir tir titremekte renklerle boyalı görünmezliğin ardında!.. alınmış her nefesin hesabını ödemeden kaçmak istiyorum yaşamla donatılmış masalardan. bıktım usandım bana anlatılan masallardan. istemedim ben istemedim hiç matemleri ya da yetim kalmış istikballeri. kim kabul etti benim yerime kim verdi elime buzdan manzaralı cennetleri.
affetmek isterdim ama kimi ve niye! suçu işleyen gafil kalmış maktulden. neleri fethetmek isterdi bu yürek. ama şimdi bir pencerinin dibinde sadece; uçmaya daha yakın pinekliyor uyuşmuş bir beden. bir panik karnavalıyla güruhlar yürüyor hiçliğe. çar çabuk alıştım ben kerpiç duvarlar üzerinde geçmişe gelinlikler giydirmeye. bu nasıl bir girdap bu nasıl garabet yüklü bir bulut ki gaiplere sevketti tüm bulduklarımı.
güvenmek mi! kime? hangi hekime verdiysem kalbimi, kırıklara biçare mahkum kaldı! çarmıhlara savruldu avuçlarımla tuttuğum kimbilir kaç yaprak arasında kuruttuğum hayallerim. esiyor mu bırakıp gittiğimde bastığım sokakların diplerinde kara yeller. gizli saklı defterlerde itiraflar dirilir mi kaybolup gittiğimde bu hırçın hayattan. istemem sırça köşkler, fanuslar ardında hapis kalmış aşk dolu bekleyişler istemem! istemem umut tacirlerinin elinde oyuncak olmuş kopuk kopuk hayattan saçma sapan kesitler.
güneş ufaklara kol açar, ufuklar karanlığa.. bu fakir düşünceler yarınlara kıt kanaatlar yükler. kanatır bir bir cinnet geçitleri salınıp giden ruhumun nehirlerini. şimdi penceremde düşlerim daha dingin ve ruhum daha engin sadrımda. kudretimden eser kalmadı hayatımın ilk hasatında. binbir gece masallarına sığmayan binbir yalanların esaretinde hasarlar aldı en temel fikirlerim.
açtım ruhumu yakın bulduğum için pencereme. belki zor belki de aksine kolay! alayını umursamam sonrasında. yalnızlıkla sevişir özlemim, yalnızlık savurur ruhumu zamansızlığın üstüne. yazık! çok aldanmışım, çok inanmışım, çok yanılmışım yalan çemberinin bitmez tükenmez girdabında. en hızlı adımlarımı atıyorum bugün, en girift sinirlerim sızıyor dokularıma, hücrelerime. en dokunaklı sözler hücum ediyor nabzıma ve nazım geçmiyor zamana. ben bugün ruhumu uçurmak istiyorum, ben bugün huzur istiyorum. ben bugün bal gibi yokluğa süzülmek istiyorum.
gayri kayıtsızlık
Perşembe, Mayıs 07, 2009
...................."YENİ"....................
Vermem harap bir ömür sözü!
Virane kalbimdesin kömür gözlüm.
Şansım susmuş tüm mutluluklara,
Buz tutmuş umutlarım.
Verdiğim ahitlerin hattında,
Bir tek melekler şahit.
Bir bir yıkıldı hudutlarım,
Aşk haydutları çaldı hüsnümü..
Hayasızlığa süzüldüm,
Hüzünler yağdı üstüme!
Ben hayata küstüm,
Sensiz açan kasımpatılarına,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Beni kanattılar aldırmadan,
Al çaldılar sevdama.
Sen! Yitirdin..
Vadesi dolmuşların katibi,
Kanatlarını kaldırırken güneşe,
Alçaldın kalp eşiğine..
Bulandım eskiye, maziye,
Bunaldım sendeki faraziye.
Senle kaçak katı hayata,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Bilmem kaçıncı perde bu!
Yalnızlık mı var serde.
Sevda sahillerinden salındım,
Yaralarım da dahil bu saldayım.
Bir hayat diliyorum canlılar heyetinde,
Acı anılarla pareli kalp cihetine..
Dereler dolusu duygular aksın,
Artık durulsun dumanlı dünler!
Satırlarda dürülsün kayıtlar.
Kırılsın kalemler yalnızlığa,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Seninle benim dansım,
Bir rüyanın yansıması.
Apansız bitecek şansım!
Ve aşkının manası..
Kanasa da dilimden düşmeyecek!
Acılar saplanacak anılara,
Bir sana bir de bana,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Vermem harap bir ömür sözü!
Virane kalbimdesin kömür gözlüm.
Şansım susmuş tüm mutluluklara,
Buz tutmuş umutlarım.
Verdiğim ahitlerin hattında,
Bir tek melekler şahit.
Bir bir yıkıldı hudutlarım,
Aşk haydutları çaldı hüsnümü..
Hayasızlığa süzüldüm,
Hüzünler yağdı üstüme!
Ben hayata küstüm,
Sensiz açan kasımpatılarına,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Beni kanattılar aldırmadan,
Al çaldılar sevdama.
Sen! Yitirdin..
Vadesi dolmuşların katibi,
Kanatlarını kaldırırken güneşe,
Alçaldın kalp eşiğine..
Bulandım eskiye, maziye,
Bunaldım sendeki faraziye.
Senle kaçak katı hayata,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Bilmem kaçıncı perde bu!
Yalnızlık mı var serde.
Sevda sahillerinden salındım,
Yaralarım da dahil bu saldayım.
Bir hayat diliyorum canlılar heyetinde,
Acı anılarla pareli kalp cihetine..
Dereler dolusu duygular aksın,
Artık durulsun dumanlı dünler!
Satırlarda dürülsün kayıtlar.
Kırılsın kalemler yalnızlığa,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
Seninle benim dansım,
Bir rüyanın yansıması.
Apansız bitecek şansım!
Ve aşkının manası..
Kanasa da dilimden düşmeyecek!
Acılar saplanacak anılara,
Bir sana bir de bana,
Gayrisinde tüm kayıtsızlığa..
ruhum üşüyor
Salı, Mart 03, 2009
Gönül kafesinde çırpınır bir ürkek kuş. Bir miniğin cebinden düşen kuruş kadar kıymetsiz mi bu berzah arifesi arenada yaşananlar. Yaratandan tevdi edildi kelamlar Levh-i Mahfuz’dan damlayan satırlarla. Hayat gailesi, masiva failleri, bilmem ne bahanesi uydurdun ey nas! Sana has değil miydi bu riyalar, yalanlar, melekten arta kalanlar. Felekten arakladın, yalandan; mutlu etiketli elekte süzdün gözünden düşen damlaları. Aslında ne sen unuttun gamları, hüzünleri ne de gökyüzü fanusunun diğer müşahhas tüm fertleri.. Uslanmadı bu gönül buzlanmış kaygan zeminlerde. Yezit kadar kör, kufe kadar küflenmişti bu gönül, ey nankör ömrüm yetmedin mezarlarda ibret dolu yazıtlara düşen ibareleri anlamama. Söz verdik hep bir ağızdan, söz çıkmadan kirlettik fıtrata gizlenmiş masumiyet tohumlarını. Her bebek, doğumuyla haykırdı bağırdı göbek bağından kopana dek, ölümüyle ağlattı sağır bir mezar; bedeni kapana dek.
Her pişmanlığı kıyam, her inişi yeniden diriliş belledik. İlk rampada belimiz büküldü dilimiz lal oldu kirlendik.Ne bir istikrar vardı yalpalamış ruhumuzda ne de ihlaslıydı yolumuz, yaşanan her yaldızlı gün palazlanmış bir ömrün iflasıydı. Beldeler zulüm dolu beldeler kan kokulu, her bedeni sarmış korkuluklardan kırık kalpler dökülmekte! İhya olmadık rüya bitmeden, vahye uymadık hayat gitmeden.
Belki bir ağacın gölgesinde anımsarız arş-ı alayı, bir nizamda görürüz en seçici teraziyi. Vicdanlar çıldırmış olmalı, günahlar kurutmuş olmalı kalplerde gizlenen cevheri. Yok yok bu insan olamaz yokluğun pençesinde hiçmişçesine koşuşturan. Ahsen-i Takvim ile taltif olmuş şerefyap iken kainatın gölgesinde ruhunu kokuşturan sen misin! Taif’ten atılan taşlar acıtmıyor mu yürekleri artık, rahmete uzanan ellerden damlayan kanlar gibi kızarmıyor mu yüzlerimiz!
Kocaman yalanlardan mürekkep bireymişin meğer, dilinde harladığın her palavra demeti hasmın bellediğin canların yüreklerine değmekte. Sen hala rüyaları gerçek bilmektesin. Depreşen duyguların külleri savurlur ve kör ebe gibi toplaşır pazılın duvarlarında. Sancılı tablolar asılır zihinlere. Kuru haplar fayda vermez. Bedenin uyuşur ruhun yine üşür içinde. Rotasız gemiler gibi sirenler çalıyoruz gün batımlarına bir ışık bulma umuduyla yine yıkılıyor bedenlerimiz gaflet girdabındaki uykulara. Yanı başımızda uçurumlar çekiyor bizi yanı başımızda çaresizlik kök salmış ağlatıyor elemle. Bir teselli bir tılsım arıyor yere eğilmiş başlar, çorak bir toprağın altına inmeden daha hayata soyunmuş ruhlar üşüyor.
Her pişmanlığı kıyam, her inişi yeniden diriliş belledik. İlk rampada belimiz büküldü dilimiz lal oldu kirlendik.Ne bir istikrar vardı yalpalamış ruhumuzda ne de ihlaslıydı yolumuz, yaşanan her yaldızlı gün palazlanmış bir ömrün iflasıydı. Beldeler zulüm dolu beldeler kan kokulu, her bedeni sarmış korkuluklardan kırık kalpler dökülmekte! İhya olmadık rüya bitmeden, vahye uymadık hayat gitmeden.
Belki bir ağacın gölgesinde anımsarız arş-ı alayı, bir nizamda görürüz en seçici teraziyi. Vicdanlar çıldırmış olmalı, günahlar kurutmuş olmalı kalplerde gizlenen cevheri. Yok yok bu insan olamaz yokluğun pençesinde hiçmişçesine koşuşturan. Ahsen-i Takvim ile taltif olmuş şerefyap iken kainatın gölgesinde ruhunu kokuşturan sen misin! Taif’ten atılan taşlar acıtmıyor mu yürekleri artık, rahmete uzanan ellerden damlayan kanlar gibi kızarmıyor mu yüzlerimiz!
Kocaman yalanlardan mürekkep bireymişin meğer, dilinde harladığın her palavra demeti hasmın bellediğin canların yüreklerine değmekte. Sen hala rüyaları gerçek bilmektesin. Depreşen duyguların külleri savurlur ve kör ebe gibi toplaşır pazılın duvarlarında. Sancılı tablolar asılır zihinlere. Kuru haplar fayda vermez. Bedenin uyuşur ruhun yine üşür içinde. Rotasız gemiler gibi sirenler çalıyoruz gün batımlarına bir ışık bulma umuduyla yine yıkılıyor bedenlerimiz gaflet girdabındaki uykulara. Yanı başımızda uçurumlar çekiyor bizi yanı başımızda çaresizlik kök salmış ağlatıyor elemle. Bir teselli bir tılsım arıyor yere eğilmiş başlar, çorak bir toprağın altına inmeden daha hayata soyunmuş ruhlar üşüyor.
unutulmuşlar
Cumartesi, Ocak 17, 2009
Kalp bu! Hüzünlenir, buruk bir tat gibi kavurur dilin tüm hücrelerini. Yanar! bir ateş yerine dönmüş kırmızı güllerin yaprakları, özlem rüzgarlarıyla savrulur. Hep mi unutur insan? Umut bağladığı aşklarını. Hep mi kurutur zaman yıllanmış şarap gibi anıları!.. Ne kadar çabuk kanıksar hayatın planlarına yumulmuş, kaderin tüm cilvelerine göz yummuş insanoğlu. Ah! Bu ayrılıklar başlarken ne kadar acı, ne kadar cılız bir özlem bırakıyor berilerde. Yara bereler içinde parelenmiş olsa da, yüzlerce cefa içinde paralansa da bu kabus gibi hayat, sıyrılıyor ya nihayetinde bir bedenden.
Bir benden sorulur sanki olanların anlamı! Yüzlerce neden sayabilirim öfkem için, töhmetler içinde bilsen de beni, ben yine severim seni. Hani göz ucuyla tebessüm etmiştim hayatının kadrajına, sana rengarenk piksellerden bir sunum yapmıştım göz yaşların akmasın diye üstüme düşmüş topraklara. Ama yine de düşmüştün yollara yaprak yaprak. Bırakmadın beni uzletimin zirvesinde. Yalnızım eskisinden daha yalnız bir sevgi seliyle sulanmıştı gönlümün çorak yolları. Şimdilerde çok uzağım benim diye bellediğim kollarından. Lüle lüle dökülüyor saçlarım, başımda efkar dumanları yükselirken. Şimdi arıyorum “hani bir gün” diye başlayan satırları, bin katır yükü anılarımızda sığıntıyım artık..
Ah yine karanlığın koynunda uyudum. Yine mi öfke bulutları nazarlarımı örseledi. Yazarım ben senin için, binlerce azarların ve bana çekilmiş yazıkların yada sıra sıra kötü nazarların arasından boynu bükük sızarım. Sızlanmayın bana, sızlanmayın acılarla demetlenmiş sözlerime.
Mazide kalmış sersem bir şarkının en titrek sözleri beynimde yankılanır. Bir aşk türküsünün özlemi sendeki gizemi getiriyor ve filizleniyor cılız hislerim. Kalbimde köpürmüş dalgalar çarpıyor sevdayla bastığın kumsallara ve bir çiçek gülümsüyor bahara yeniden. Bir daha peri masallarına inanmak mı dersin! Açmaz beni kaçak sevdayla yoğrulmuş veryansın. Yansın, yıkılsın sensiz dönen dünyanın ekseni, maskeler ardına gizlenmiş kötü bakışlardan atılmış fiskeler acıtmıyor ne seni ne de bendekini! Senin olmadığın meskenlerde saklıyım artık. Yasaklı bir firari gibi kuytularda arar gözlerim simana bürünmüş hayalleri. Saman alevi mi sandın yüreğimde barınmış yangınları. Yorgunum artık, sızlıyor yine, açtığın yaralar. Kış yorganı gibi örtüyor; ıssız duygularımı unutulmuş sözlerinle. Kafandaki kefene sarılmış çaresizliklerle gömülmüş tüm hislerim; sarsılıyor sadrımdaki organımda.
Bir benden sorulur sanki olanların anlamı! Yüzlerce neden sayabilirim öfkem için, töhmetler içinde bilsen de beni, ben yine severim seni. Hani göz ucuyla tebessüm etmiştim hayatının kadrajına, sana rengarenk piksellerden bir sunum yapmıştım göz yaşların akmasın diye üstüme düşmüş topraklara. Ama yine de düşmüştün yollara yaprak yaprak. Bırakmadın beni uzletimin zirvesinde. Yalnızım eskisinden daha yalnız bir sevgi seliyle sulanmıştı gönlümün çorak yolları. Şimdilerde çok uzağım benim diye bellediğim kollarından. Lüle lüle dökülüyor saçlarım, başımda efkar dumanları yükselirken. Şimdi arıyorum “hani bir gün” diye başlayan satırları, bin katır yükü anılarımızda sığıntıyım artık..
Ah yine karanlığın koynunda uyudum. Yine mi öfke bulutları nazarlarımı örseledi. Yazarım ben senin için, binlerce azarların ve bana çekilmiş yazıkların yada sıra sıra kötü nazarların arasından boynu bükük sızarım. Sızlanmayın bana, sızlanmayın acılarla demetlenmiş sözlerime.
Mazide kalmış sersem bir şarkının en titrek sözleri beynimde yankılanır. Bir aşk türküsünün özlemi sendeki gizemi getiriyor ve filizleniyor cılız hislerim. Kalbimde köpürmüş dalgalar çarpıyor sevdayla bastığın kumsallara ve bir çiçek gülümsüyor bahara yeniden. Bir daha peri masallarına inanmak mı dersin! Açmaz beni kaçak sevdayla yoğrulmuş veryansın. Yansın, yıkılsın sensiz dönen dünyanın ekseni, maskeler ardına gizlenmiş kötü bakışlardan atılmış fiskeler acıtmıyor ne seni ne de bendekini! Senin olmadığın meskenlerde saklıyım artık. Yasaklı bir firari gibi kuytularda arar gözlerim simana bürünmüş hayalleri. Saman alevi mi sandın yüreğimde barınmış yangınları. Yorgunum artık, sızlıyor yine, açtığın yaralar. Kış yorganı gibi örtüyor; ıssız duygularımı unutulmuş sözlerinle. Kafandaki kefene sarılmış çaresizliklerle gömülmüş tüm hislerim; sarsılıyor sadrımdaki organımda.
aşk esareti
Pazartesi, Kasım 03, 2008
Dalgalar koysan aramıza yakınız,
Oysa okyanusça olmak hakkımız!
Okşasa sevda yelleri, saçlarını,
Koşsan kol açıp yamaçlardan,
Ne bir ağaç bedeni, serinletir seni,
Ne de yelkenlere esen bir deli yel,
Bedeli ödenmez esaretin!
Kolay mı ah! Sorarım sana?
Sararırken aşkın baharları..
Kollarım bağlanır çaresizlik var sende!
Bir ayyaş olur, sendeler yaşamlar.
Gözyaşları serilir aşk dolu bedenlere..
Sonbahar marazı, akşamları kadar bela,
Beher mazi, gamlı yüreğime çalar galebe.
Aşka sağır nefesimle, vuruyor sayhalar,
Umudun arifesinde sararmış nice sayfalar.
İsyan tutar dileklerin, dillerimde çınlar,
Gemilerin direkleri, direnir hırçınlığa.
Kim kalıp ellerine tutunur gurbetin,
Aşk kalıplarında tutuşurken akıbetin,
Kapılar kapanır belki üstüne,
Bin kere kapılırsın küstüklerine
Kalkıp da bir kalabalık görsen, arar gözlerin!
Kalakalırsın hep, bakıp üzdüğün yüzlere..
Sen, sensizliğe adım attın sevgisizce,
Sessizliğe, sevdasızlığa ve hissizliğe.
Bir tercihsem ben, canda yalnızlık yaman,
Cihanın en acı hicranına seni koyamam.
Güzün kaypaklığı eser gündüzlere,
Bir düzüne yaprak dizilir dizlerine.
Ezme gündüzü, hazin zifirilerle!
Esme! azgın denizlere, zafermişçesine..
Günah limanı bir ışık yakar ara sıra,
Sevda köpüklerinin arasından akarım.
Hatırama uzanan köprüler yıkılır bir bir!
Gündüzler, gecenin leş karasına düğümlenir.
Güneşler kadar uzak sarp bir adadan,
Geçmişin dar hatırasına, gölgeler adanır.
Öptüğüm kalpler hayrına aldanırım...
Sönsün istemem sonsuzluğa özlemim
Sözüm söz! Onla yada onsuz bitecek!
Yine sensizlik bileyecek, yoksun diye,
Yosun tutmuş saatler..
Ve ben yine bileceğim!
Kör hatimlere tutunmuş ritimleri..
Oysa okyanusça olmak hakkımız!
Okşasa sevda yelleri, saçlarını,
Koşsan kol açıp yamaçlardan,
Ne bir ağaç bedeni, serinletir seni,
Ne de yelkenlere esen bir deli yel,
Bedeli ödenmez esaretin!
Kolay mı ah! Sorarım sana?
Sararırken aşkın baharları..
Kollarım bağlanır çaresizlik var sende!
Bir ayyaş olur, sendeler yaşamlar.
Gözyaşları serilir aşk dolu bedenlere..
Sonbahar marazı, akşamları kadar bela,
Beher mazi, gamlı yüreğime çalar galebe.
Aşka sağır nefesimle, vuruyor sayhalar,
Umudun arifesinde sararmış nice sayfalar.
İsyan tutar dileklerin, dillerimde çınlar,
Gemilerin direkleri, direnir hırçınlığa.
Kim kalıp ellerine tutunur gurbetin,
Aşk kalıplarında tutuşurken akıbetin,
Kapılar kapanır belki üstüne,
Bin kere kapılırsın küstüklerine
Kalkıp da bir kalabalık görsen, arar gözlerin!
Kalakalırsın hep, bakıp üzdüğün yüzlere..
Sen, sensizliğe adım attın sevgisizce,
Sessizliğe, sevdasızlığa ve hissizliğe.
Bir tercihsem ben, canda yalnızlık yaman,
Cihanın en acı hicranına seni koyamam.
Güzün kaypaklığı eser gündüzlere,
Bir düzüne yaprak dizilir dizlerine.
Ezme gündüzü, hazin zifirilerle!
Esme! azgın denizlere, zafermişçesine..
Günah limanı bir ışık yakar ara sıra,
Sevda köpüklerinin arasından akarım.
Hatırama uzanan köprüler yıkılır bir bir!
Gündüzler, gecenin leş karasına düğümlenir.
Güneşler kadar uzak sarp bir adadan,
Geçmişin dar hatırasına, gölgeler adanır.
Öptüğüm kalpler hayrına aldanırım...
Sönsün istemem sonsuzluğa özlemim
Sözüm söz! Onla yada onsuz bitecek!
Yine sensizlik bileyecek, yoksun diye,
Yosun tutmuş saatler..
Ve ben yine bileceğim!
Kör hatimlere tutunmuş ritimleri..
korkarım artık dönmeyeceğim
Cuma, Ekim 17, 2008
Yalnızlık şafağından çıkıp gelir misin?
Doldurur mu dersin? Sevda, iliklerimizi!..
Hayalini yaşadım alın yazısı satırlarında,
Yalın bir hatıranın gölgesinde susadım.
Sustum, sustum, ben hep sustum…
Ayrılık acısı kor kapkaranlıklarda,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Ne sislerin ardından aydınlık yarınlar muştusu,
Ne habis bir yalnızlığın komşuyum!
Konuşmadım! Ben sadece sustum..
Kırk dehlize kustum ayrılığı,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Güneş, aynı güneş! Neden küser her akşam?
Geceler, yıldız kusar uykulu yaşamlara.
Hep aynı mı, aynıyı mı oynar insana,
Yanar döner bu masalın kinayesi..
Her aynaya nazarımda hiçlik görmüş gibiyim,
Hepmişçesine bir yalın yalnızlık!
Yalandan ibaret düşlerimizi parlatsak,
Sarılsak yumakları patlamış bulutlara,
Ah! Yine yalnızlık paklar şehirleri.
Kaypak bir ayrılıkla sekirdeyim
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Tutunmalı kainatın en dehlizine
Filizlenmiş rintlerin sevdasıyla unutmalı.
Zum olmuş ritimlerle fırtınalar kovalar,
Afili yalnızların hamasetinden ne çıkar.
Rubailer döksem şiirlerin oluklarına,
Varlık ile yokluk arasında sancılanırım.
Öğütmeye devam, çarkında hiçliğin,
Öğretme bana, hayattan kaçarken; ağıtları,
Nihayete açılan kucaklar, çaresizce ağlatır.
Ayrılık garında kırık kalplerleyim,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Kırmızılara doymuş kolların, güllerle döşeli,
Allı pullu yüzü, neşeli bir kız gibi işveli.
Düş yoluna pusu kurmuş nice kabuslar,
Berduş gibi yolunmuş can kabuklarım.
Güle beyaz eken her derman kabul mü?
Kuburumda kıvrılmış, beklerken fermanlar.
Gözlerimin ufkunda köpük köpük ağlamaklar,
Bu şafaktan her akşama köprüler bağlanmakta.
Hicran başakları kopmadan beher yaşamdan,
Arkamda bahardan kalma ayrılıklar,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Astım ceketimi, sinmiş terlerimle,
Küsüm sisli gecelerin akıbetine.
Kopuyor kıyametler, tersliyor ateşler,
Aşk perisi yine fısıldıyor ya beni!
Gidiyorum senin gülen yüzünle,
Güzelim! Sensizlik var yeryüzünde.
Kapkara gece, belki minik bir sızı,
Birkaç damla, kapkaç yapar gözümden.
Yaralı bereli, lekeli hatıralar;
Bir fincanlık ömür biçer hayata,
Günlerin rakamları, şaşar ayrılığa,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Bir bahar kumpasının ardından,
Kışın beyazıyla örtülmüş kir pasım.
Yağmurların ayazıyla üşüyor cancağızım,
Acılardan demet bir sancı düşüyor.
Satırlara yağıyor onca düşünceler..
Yakışmaz diye duraksar ağlamaklı gözlerim,
Gurur! Ah gövdemde köpürmüş bu gurur!
İçimde bir köpek gibi kudurur.
Kahrolası ayrılık tutar yakamdan,
Ölüm yutar gibi tartaklar.
Acılardan bir acı batar tenime,
Karamsar bir bacadan tüter ayrılık,
Korkarım artık dönmeyeceğim!
Meydan okuyor afili yalnızlık!
Hiçliği öğütüyorum kaçarken hayattan,
Vur cefayı, çal acıyı yüreğime..
Güneşten sızarken huzmeler aya,
Gözümden süzülen yaşlar mayalanır.
Ayrılık korosu mırıldanır seni,
Korkarım artık dönmeyeceğim..
Doldurur mu dersin? Sevda, iliklerimizi!..
Hayalini yaşadım alın yazısı satırlarında,
Yalın bir hatıranın gölgesinde susadım.
Sustum, sustum, ben hep sustum…
Ayrılık acısı kor kapkaranlıklarda,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Ne sislerin ardından aydınlık yarınlar muştusu,
Ne habis bir yalnızlığın komşuyum!
Konuşmadım! Ben sadece sustum..
Kırk dehlize kustum ayrılığı,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Güneş, aynı güneş! Neden küser her akşam?
Geceler, yıldız kusar uykulu yaşamlara.
Hep aynı mı, aynıyı mı oynar insana,
Yanar döner bu masalın kinayesi..
Her aynaya nazarımda hiçlik görmüş gibiyim,
Hepmişçesine bir yalın yalnızlık!
Yalandan ibaret düşlerimizi parlatsak,
Sarılsak yumakları patlamış bulutlara,
Ah! Yine yalnızlık paklar şehirleri.
Kaypak bir ayrılıkla sekirdeyim
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Tutunmalı kainatın en dehlizine
Filizlenmiş rintlerin sevdasıyla unutmalı.
Zum olmuş ritimlerle fırtınalar kovalar,
Afili yalnızların hamasetinden ne çıkar.
Rubailer döksem şiirlerin oluklarına,
Varlık ile yokluk arasında sancılanırım.
Öğütmeye devam, çarkında hiçliğin,
Öğretme bana, hayattan kaçarken; ağıtları,
Nihayete açılan kucaklar, çaresizce ağlatır.
Ayrılık garında kırık kalplerleyim,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Kırmızılara doymuş kolların, güllerle döşeli,
Allı pullu yüzü, neşeli bir kız gibi işveli.
Düş yoluna pusu kurmuş nice kabuslar,
Berduş gibi yolunmuş can kabuklarım.
Güle beyaz eken her derman kabul mü?
Kuburumda kıvrılmış, beklerken fermanlar.
Gözlerimin ufkunda köpük köpük ağlamaklar,
Bu şafaktan her akşama köprüler bağlanmakta.
Hicran başakları kopmadan beher yaşamdan,
Arkamda bahardan kalma ayrılıklar,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Astım ceketimi, sinmiş terlerimle,
Küsüm sisli gecelerin akıbetine.
Kopuyor kıyametler, tersliyor ateşler,
Aşk perisi yine fısıldıyor ya beni!
Gidiyorum senin gülen yüzünle,
Güzelim! Sensizlik var yeryüzünde.
Kapkara gece, belki minik bir sızı,
Birkaç damla, kapkaç yapar gözümden.
Yaralı bereli, lekeli hatıralar;
Bir fincanlık ömür biçer hayata,
Günlerin rakamları, şaşar ayrılığa,
Korkarım hiç dönmeyeceğim!
Bir bahar kumpasının ardından,
Kışın beyazıyla örtülmüş kir pasım.
Yağmurların ayazıyla üşüyor cancağızım,
Acılardan demet bir sancı düşüyor.
Satırlara yağıyor onca düşünceler..
Yakışmaz diye duraksar ağlamaklı gözlerim,
Gurur! Ah gövdemde köpürmüş bu gurur!
İçimde bir köpek gibi kudurur.
Kahrolası ayrılık tutar yakamdan,
Ölüm yutar gibi tartaklar.
Acılardan bir acı batar tenime,
Karamsar bir bacadan tüter ayrılık,
Korkarım artık dönmeyeceğim!
Meydan okuyor afili yalnızlık!
Hiçliği öğütüyorum kaçarken hayattan,
Vur cefayı, çal acıyı yüreğime..
Güneşten sızarken huzmeler aya,
Gözümden süzülen yaşlar mayalanır.
Ayrılık korosu mırıldanır seni,
Korkarım artık dönmeyeceğim..
yalnızca yalnızlık
Pazartesi, Ekim 13, 2008
Yalın ve çıplak yalnızlık!
Sorgusuz, sargısız sızılar..
Eski bir plak gibi döner ekseninde,
Bazen noksan,
Bazen de seninle..
Yalnızlık!
Alın yazısı gibi karalar,
Allı pullu yazmaları.
Bir ışık gibi sızıp yalpalar,
Yapayalnız, karmakarışık..
Yalnızlık!
Zindan demirleriyle sarılmış bir odada,
Budala düşünceleri semirmiş..
Yada okyanus ortasında adacasına,
Karanlığa badasıca bir fener..
Yalnızlık!
Bir gül gibi solmuş, yorgun ve masum.
Her günün sonunda urganla asılınca,
Dar gelir soluk kesen ilmekleri.
Kar örtmüş elleri soğuk biler,
Son keseci seslenirken gasilden,
Bir kadavra kadar yalnız!
Kefen kadar dar..
Yalnızlık!
Örter yüzümü, hüzün perdesi,
Yüreğim sorar; Nerdesin?
Hangi kahpe felektesin!..
Ah! bensizliğe açmış nefesin.
Gittin yar, tanyerinden karanlığa,
Tam yerindeyken aralar,
İhtiyar yüreğimde kelepçeler,
Kim bilir kimleri seçtin içinden..
Sen; dert bana, hayatsa dar..
Yalnızca yalnızlık yar!
Bekle beni sonbahar..
Sorgusuz, sargısız sızılar..
Eski bir plak gibi döner ekseninde,
Bazen noksan,
Bazen de seninle..
Yalnızlık!
Alın yazısı gibi karalar,
Allı pullu yazmaları.
Bir ışık gibi sızıp yalpalar,
Yapayalnız, karmakarışık..
Yalnızlık!
Zindan demirleriyle sarılmış bir odada,
Budala düşünceleri semirmiş..
Yada okyanus ortasında adacasına,
Karanlığa badasıca bir fener..
Yalnızlık!
Bir gül gibi solmuş, yorgun ve masum.
Her günün sonunda urganla asılınca,
Dar gelir soluk kesen ilmekleri.
Kar örtmüş elleri soğuk biler,
Son keseci seslenirken gasilden,
Bir kadavra kadar yalnız!
Kefen kadar dar..
Yalnızlık!
Örter yüzümü, hüzün perdesi,
Yüreğim sorar; Nerdesin?
Hangi kahpe felektesin!..
Ah! bensizliğe açmış nefesin.
Gittin yar, tanyerinden karanlığa,
Tam yerindeyken aralar,
İhtiyar yüreğimde kelepçeler,
Kim bilir kimleri seçtin içinden..
Sen; dert bana, hayatsa dar..
Yalnızca yalnızlık yar!
Bekle beni sonbahar..
hoşgeldin yüreğimin selam kapısına..
Pazartesi, Eylül 15, 2008
Geceler gündüzlere hüküm sürünce, şirince sanırsın ilk sızıları. ama sızlandıkça, iliklerine işler düşünceler. Özlersin bir limanda açılmayı bekleyen gemiler gibi, Ummanları! Bu düşten sevda umanları, ayrılık dumanlarının isleri karalar. Hiç başka işleri yokmuşçasına dermansız yüreklere karalar bağlar ve ağıtlar yakar deniz fenerleri. Işığım olur musun her aşığım dediğimde sana, bir sevda aşılar mısın dermansız yüreğimde kasılmış kalmış yalnızlığıma.
Ne yabandır bu tat, ne yaman bir çelişki içinde zihnimi çeler sensizliğin düşüncesi. Elimde kelepçeler kat be kat, dayanamam ilam olan ayrılık hükümlerine. Gıyabında sevdim, en ayıbından bellediler, belli belirsiz sözlere uzanmış dillerin tarizlerinde kahroldum. Gaip olmayı yeğledim kimi zaman, bazen de garip kaldım zamandan.
Mavinin içinde anlam dokuyan gözbebeklerinde kendimi aradım, bir umut ilişmişken gözlerindeki temasınla; bağlılıklara, vefalara, sevdalara dolanmış bir ilişkiyi temaşa ettim ben her defasında. Hoş geldin güneşim, günaşırı gelgitlerimde zaman benden aşırırken, hoş geldin sen yüreğimin selam kapısının eşiğine, düşüncelerle.
Yok yok! Artık acımıyor, pas tutup gıcırdayan ruhumda demlenmiş, ibretlik diye mıhlanıp delinmiş ellerimde kalanlar. Her kulun hayalinde saklanan gizemler tutulsa ay ışığının yakamozlarına, ben kozumu yakmazdan evvel yine sana sorardım var mısın benle? Var mısın ebede kadar sevmeğe.. Her şeye rağmen varlığın bile soluklarımı titretiyor, rağbet görüyor endamın; dilimde katmerlenen nağmelerimde.
Benzeyemez kimse sana, bezense de en güzel hazinelere, ay yüzlü meleğim! Ne hazindir ki “biz” olamayışımızın hüznünü yaşarken, ben bazen maziyi anımsarım ve yine keşkeler ülkesinin pişmanlık burçlarından atlarım en derin dehlizlere. Belki ruhum demlenir minicik bir çınarın gölgesinde, ham duygular yenilenir, denenir mi dersin eldekiler yürek eleğinde. Feleğin birinci dersinde elendim, hayat vermedi bana ne bir altın öğüt ne de Nazım’ın “Salkımsöğüt”ünde ölmek üzere olan kelimeleri. Ah ne olurdu yarınlara daha keskin baksak, sağır kesilmişçesine kulak ardılar ile istikbali satın alsak? Ha bir eksik ha bir fazla! Yaşam dönerken hızla yada ağır aksak sen geldin yine, hoş geldin yüreğimin selam kapısına..
Ne yabandır bu tat, ne yaman bir çelişki içinde zihnimi çeler sensizliğin düşüncesi. Elimde kelepçeler kat be kat, dayanamam ilam olan ayrılık hükümlerine. Gıyabında sevdim, en ayıbından bellediler, belli belirsiz sözlere uzanmış dillerin tarizlerinde kahroldum. Gaip olmayı yeğledim kimi zaman, bazen de garip kaldım zamandan.
Mavinin içinde anlam dokuyan gözbebeklerinde kendimi aradım, bir umut ilişmişken gözlerindeki temasınla; bağlılıklara, vefalara, sevdalara dolanmış bir ilişkiyi temaşa ettim ben her defasında. Hoş geldin güneşim, günaşırı gelgitlerimde zaman benden aşırırken, hoş geldin sen yüreğimin selam kapısının eşiğine, düşüncelerle.
Yok yok! Artık acımıyor, pas tutup gıcırdayan ruhumda demlenmiş, ibretlik diye mıhlanıp delinmiş ellerimde kalanlar. Her kulun hayalinde saklanan gizemler tutulsa ay ışığının yakamozlarına, ben kozumu yakmazdan evvel yine sana sorardım var mısın benle? Var mısın ebede kadar sevmeğe.. Her şeye rağmen varlığın bile soluklarımı titretiyor, rağbet görüyor endamın; dilimde katmerlenen nağmelerimde.
Benzeyemez kimse sana, bezense de en güzel hazinelere, ay yüzlü meleğim! Ne hazindir ki “biz” olamayışımızın hüznünü yaşarken, ben bazen maziyi anımsarım ve yine keşkeler ülkesinin pişmanlık burçlarından atlarım en derin dehlizlere. Belki ruhum demlenir minicik bir çınarın gölgesinde, ham duygular yenilenir, denenir mi dersin eldekiler yürek eleğinde. Feleğin birinci dersinde elendim, hayat vermedi bana ne bir altın öğüt ne de Nazım’ın “Salkımsöğüt”ünde ölmek üzere olan kelimeleri. Ah ne olurdu yarınlara daha keskin baksak, sağır kesilmişçesine kulak ardılar ile istikbali satın alsak? Ha bir eksik ha bir fazla! Yaşam dönerken hızla yada ağır aksak sen geldin yine, hoş geldin yüreğimin selam kapısına..


